Hiç düşündünüz mü? Bir balık, hayatı boyunca içinde süzüldüğü suyun varlığını gerçekten hisseder mi? Muhtemelen hayır. Çünkü su, onun için bir nesne değil; varoluşun kendisidir. Her yerdedir, her an oradadır. Ve tam da bu yüzden görünmezdir.
Aynısı bizim için de geçerli. Soluduğumuz hava, gözlerimize bomboş gibi görünen o alan aslında boş değil. Aslında soluduğumuz havanın bir metreküpünde yaklaşık 25 kentilyon molekül var ama yine de o yoğun gaz okyanusunun içinde yüzdüğümüzü unutarak yaşıyoruz.
Atmosferin yoğun olduğunu zaten biliyoruz. O yüzden ölçeğimizi alıp atmosferin dışına, uzay boşluğuna çıkalım. İşte orada kalabalık dağılır ama sandığınız gibi sıfırlanmaz. Güneş rüzgarları, radyasyon parçacıkları... Uzayın bu "boş" bölgesinde bile ölçeğimizin içinde hâlâ milyonlarca parçacık yakalarız.
Daha da uzaklaşalım. Güneş’i bile terk edelim. Galaksimizin derinliklerine, yıldızların arasındaki o karanlığa gidelim. Burada madde iyice seyrelir. Ama yine de bir metreküpün içinde başıboş gezen yüz binlerce atom bulursunuz. O zaman galaksiyi de terk edelim. Galaksiler arası o devasa okyanusa, "Intergalactic" boşluğa çıkalım. İşte şimdi gerçekten yalnızız. Burada, bir metreküpün içinde sadece birkaç tane atom bulabilirsiniz. Ama hâlâ boş değil.
MUTLAK HİÇLİĞİN PEŞİNDE: "VOID" KAVRAMI
Peki, nerede gerçek, mutlak bir hiçlik bulabiliriz? Evrende öyle bölgeler var ki, orada o birkaç atomu bulmak bile neredeyse imkânsız hâle geliyor. Kozmik ağın yırtıldığı, maddenin tamamen çekildiği devasa alanlar... Bilim insanları bunlara "Void", yani kozmik boşluklar diyor.
Aslında modern fiziğe göre evrende hiçbir yer tamamen "boş" olamaz. Klasik fizik için boşluk şuydu: Hiçbir şey yok. Sıfır. Mutlak hiçlik. Ama kuantum fiziği geldi ve dedi ki: "Öyle bir yer yok." Kuantum dünyasında boşluk dediğimiz şey aslında en düşük enerji hâli; yani "hiçbir parçacığın olmadığı" durumdur. Ama bu, orada hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Boşluğun içinde, saniyenin milyarda birinde doğup yok olan parçacıklar var. Enerji dalgalanmaları kaynıyor, alanlar titreşiyor. Fizikçiler buna "kuantum vakumu" diyor. Yani evrenin en boş sandığımız yerinde bile uzayın kendisi canlı gibi davranıyor.
GÖKYÜZÜNÜN PERDELERİ VE KOZMİK SABUN KÖPÜKLERİ
Gece gökyüzüne baktığınızda aklınıza ne geliyor? Pırıl pırıl, sonsuz bir ışık tarlası mı? Maalesef bu sadece güzel bir hayal. Çünkü aslında iki tane kalın perdenin arkasından bakıyoruz. Biri malum; şehir ışıkları. Bütün derinliği siliyor; gökyüzünü o binlerce yıldızlı ihtişamından soyup birkaç sönük noktaya indirgiyor. Ama asıl perde mesafedir. Gökyüzünde gördüğümüz o yıldızların hepsi sadece kendi galaksimizin içi. Yani kozmik ölçekte daha kapı eşiğine, Samanyolu Galaksisi'ne bakıyoruz.
Eğer tüm bu perdeleri kaldırıp evrene gerçekten "dışarıdan" bakabilseydik, gökyüzü sandığımız gibi "dolu" görünmezdi. Aksine; büyük karanlık alanlar, aralarında ince iplikler gibi uzanan galaksi zincirleri ve devasa boşluklar görürdük. Bunu şöyle hayal edebilirsiniz: Evrenin genel yapısı daha çok içi boş sabun köpükleriyle dolu bir banyoyu andırıyor. Bizler, yani bizim gibi galaksiler, o köpüklerin sadece incecik duvarlarında var olabiliyoruz. Ve işin asıl şaşırtıcı kısmı; bu devasa yapının hacim olarak neredeyse yüzde seksenini o köpüklerin içi, yani devasa boşluklar oluşturuyor. Evrenin ezici çoğunluğu aslında hiçlikten ibaret. Biz sadece o hiçliğin arasındaki ipliksi yapılara tutunmuş durumdayız.
BOÖTES BOŞLUĞU: BÜYÜK HİÇLİK
İşte bu kozmik köpüklerin bilinen en büyüğü, astronomların Boötes Boşluğu dediği yerdir. "Büyük Hiçlik" olarak da biliniyor. 330 milyon ışık yılı çapında, aklın alamayacağı kadar büyük bir karanlık.
Bir saniye durup o gerçekliğin ağırlığını hissetmek lazım. Eğer Samanyolu Galaksisi Boötes Boşluğu'nun tam merkezinde olsaydı, gece başımızı kaldırdığımızda o bildiğimiz yıldız denizini değil, sonsuz ve delici bir karanlığı görecektik. 1960'lara kadar başka galaksilerin var olduğunu bilemezdik bile. En yakın komşumuz 150 milyon ışık yılı uzakta olacaktı. Geceleri gökyüzüne baktığımızda Andromeda Galaksisi'ni göremeyecektik. Edwin Hubble, Einstein; hepsi evrenin sadece bizim galaksimizden ibaret olduğunu düşünerek öleceklerdi. Medeniyetimiz, evrenin ne kadar kalabalık olduğunu hiç fark etmeden o kozmik izolasyon hücresinde yapayalnız kalacaktı.
KOZMİK BİR MÜZE: MOVİLE MAĞARASI BENZETMESİ
Orada yaşam varsa durumları gerçekten çok ilginç olmalı. Sadece yalnız değiller; aynı zamanda evrenin geri kalanından çok daha farklı bir evrim geçiriyorlar. Bu durum bana Romanya'daki Movile Mağarası'nı hatırlatıyor. Yaklaşık 5.5 milyon yıl boyunca dış dünyayla tüm bağlantısı kesilmiş, mühürlü bir yeraltı dünyası... 1986'da keşfedilip açıldığında bilim insanları şoka girmişti. Dışarıda buzul çağları yaşanmış, iklimler değişmiş, atmosfer evrilmiş ama mağaranın içi milyonlarca yıl önceki o eski dünyanın kimyasını neredeyse dokunulmamış hâlde saklamaya devam etmişti.
İşte Boötes Boşluğu’ndaki bazı galaksilerin durumu da buna çok benziyor. Astronomlar Boötes Boşluğu’ndaki galaksilere tam olarak bu yüzden bakıyor. Çünkü burası; galaksilerin çarpışmalardan, gaz alışverişlerinden ve kozmik kalabalıktan neredeyse tamamen izole olduğu, evrende son derece nadir bölgelerden biri. Evrenin geri kalanında galaksiler sürekli bir itiş kakış hâlinde; çarpışıyorlar, birbirlerinin gazını çalıyorlar, yörüngeleri bozuluyor. Ama Boötes’te sessizlik var. Oradaki galaksiler milyarlarca yıldır neredeyse hiçbir dış müdahaleye uğramadan, tamamen kendi iç dinamikleriyle evrimleşiyor.
Bu yüzden Boötes, korkutucu bir hiçlikten çok evrenin en steril gözlem alanlarından biri gibi. Bir galaksinin "doğal hâlini" görmek istiyorsanız bakabileceğiniz en nadir yer burası. Ve bu yalnızlık, bu galaksilerde tuhaf izler bırakmış. Bu galaksilerin bazıları yaşlarına göre fazla enerjik; hâlâ sanki evren yeni başlamış gibi hızlı yıldız üretiyorlar. Üstelik bazıları beklenenden daha düşük metalikliğe sahip. Bu da kimyasal olarak evrenin erken dönemlerine daha yakın bir yapı anlamına geliyor.
KEŞİF HİKAYESİ VE SABUN KÖPÜĞÜ TEORİSİ
Bu "yokluğu" fark etmemiz bile şans eseri oldu. 1981 yılında astronom Robert Kirshner ve ekibi gökyüzünün büyük ölçekli haritasını çıkarırken verilerde bir noktada sessizlik oluştu. Sinyal yoktu, veri akışı durmuştu. İlk tepkileri "teleskopta bir sorun olmalı" şeklindeydi. Ama sorun teleskopta değil, baktıkları yerde kelimenin tam anlamıyla hiçbir şeyin olmamasındaydı.
Evrenin ortalama madde yoğunluğunu hesaba kattığınızda, Boötes’in kapladığı o devasa hacimde en az 2.000 galaksi olması gerekiyordu. Yıllar süren hassas taramalar sonunda ise sadece 60 galaksi bulabildiler. Bu bir yuvarlama hatası değil, kozmik ölçekte bir anomalidir. Bunu şöyle hayal edin: İstanbul büyüklüğünde bir şehirdesiniz; binalar ve yollar yerinde ama koca şehirde sadece 60 insan yaşıyor ve birbirlerinden kilometrelerce uzaktalar.
Peki, niye böyle kozmik çukurlar var? Cevabı yine sabun köpüğü benzetmesi veriyor. Tıpkı küçük köpüklerin birleşip daha büyük bir baloncuk oluşturması gibi, evrenin erken dönemlerindeki küçük boşluklar da zamanla birleşerek Boötes gibi devasa hiçlikleri yarattı. İçerideki o 60 galaksi ise rastgele dağılmamış; boşluğun ortasından geçen tüp şeklinde bir yapı oluşturuyorlar. Bilim insanları bunun, bir zamanlar ayrı olan boşlukların arasındaki o "hayalet duvarın" kalıntısı olduğunu düşünüyor.
SONUÇ: BİZİM ŞANSLI ÇAĞIMIZ
Boötes Boşluğu sadece geçmişteki bir birleşmenin izi değil, aynı zamanda bizim geleceğimizdir. Karanlık enerji evreni hızla genişletiyor. Milyarlarca yıl sonra evrendeki her galaksi kümesi kendi yalnız adasına hapsolacak. Bilim insanları bu sona "Büyük Donma Teorisi" diyor. Evren genişledikçe madde seyrekleşecek ve kozmos, Boötes gibi devasa sessiz boşluklarla dolu bir karanlığa dönüşecek.
Biz, "normal" olanın dolu olmak olduğunu sanıyoruz. Ama aslında evrenin normali, kuralı boşluğun kendisidir. Asıl anomali, asıl tuhaflık "biziz". O devasa hiçlik okyanusunda, milyarda birlik bir ihtimalle bir araya gelmiş, incecik sabun köpüğü duvarlarına tutunmuş narin toz zerrecikleriyiz. Şanslıyız; çünkü biz evrenin henüz ışıklarının sönmediği, yıldızların hâlâ birbirine göz kırptığı o "altın çağda" yaşıyoruz.
Buna rağmen gözümüzü yere dikmiş hâlde yürüyoruz. Ufkumuzu birkaç metreyle sınırlayıp kendi gölgemizle kavga ederken başımızın üstündeki o muazzam sessizliği unutuyoruz. Belki de unuttuğumuz için küçücük dertlerimizi evrenin merkezi sanıyoruz. Oysa bazen sadece durmak gerekir. Bir adım geri çekilmek ve neyin üzerinde yaşadığımızı hatırlamak...
O yüzden bu gece dışarı çıkın. Şehir ışıklarına ve mesafeye rağmen görebildiğiniz o birkaç yıldıza iyi bakın. Çünkü evrenin büyük kısmında o manzara bile yok. Sadece sessizlik var.



