Her gün evrenin yeni bir köşesinden bir haber alıyoruz: yeni bir yıldız, yeni bir galaksi, yeni bir gezegen...
Tüm bu keşiflerin ortak bir yanı var: Hepsi… görebildiğimiz evrenle sınırlı.
Şu arkamdaki ağacı düşünün.
Eğer evreni, gözümüzle görebildiğimiz kadarıyla temsil edecek olsak… bu ağaç fena bir metafor olmazdı.
Dalları, galaksileri temsil ederdi. Samanyolu, Andromeda gibi milyarlarcası.
Her bir yaprak: bir yıldız sistemi…
Yaprağın üstündeki minicik kıvrımlar: gezegenler olurdu.
Ve o kıvrımların birinde… yaşamaya çalışan mikroskobik bir varlık:
İnsanlık… ve beraberinde bütün bildiğimiz canlılık.
Tüm bu görkem, bildiğimiz, gördüğümüz, dokunduğumuz her şey...
Aslında resmin sadece ufacık bir parçası.
Yalnızca yüzde 5'i.
Peki ya geriye kalan o devasa yüzde 95?
O sessiz, zifiri karanlıkta ne gizli?
Cevabı bulmak için, adına "evren" dediğimiz ağacımıza dikkatlice bakın. Yaprakları yavaşça kıpırdıyor.
Sanki biri usulca dokunuyormuş gibi, değil mi?
Ama çevrede herhangi bir şey yok.
Bunu yapanın rüzgar olduğunu biliyoruz.
Rüzgarı göremiyoruz, elimizle tutamıyoruz.
Ama yine de onun orada olduğunu biliyoruz, öyle değil mi?
Çünkü ağacın dallarına ve yapraklarına olan etkisini gözlemliyoruz.
İşte evrenin o kayıp yüzde 95'i de, tıpkı bu ağacı harekete geçiren rüzgar gibi...
Adına "karanlık madde" ve "karanlık enerji" dediğimiz o görünmez güç.
Ne olduklarını bilmiyoruz… neyden yapıldıklarını da.
Sadece isimleri var… ama kendileri yok.
Tanımımız var… ama tarifimiz yok.
Beş duyumuzla bile sadece gölgesini hissedebiliyoruz.
Çünkü karanlık madde, ışıkla etkileşime girmiyor.
Ne yayılıyor… ne yansıyor.
Ne görülüyor… ne de tutuluyor.
Ama etkisi… her yerde.
Sanki varoluşun en temel sırrı, en ilkel kumaşı…
Tıpkı rüzgarın ağacın yapraklarını hareket ettirmesi gibi, karanlık madde de galaksilerin içindeki yıldızları etkiliyor, onları bir arada tutuyor ve galaksi kümelerinin oluşumunu belirliyor.
Evrenin iskeleti… sanki bu görünmeyen maddeyle örülmüş.
Galaksiler, yıldızlar da… onun görünmeyen ağına tutunmuş gibi.
Peki… göremediğiniz bir şeyi nasıl araştırırdınız?
Onu araştırmak için, onu görebilecek yeni bir göze ihtiyaç var.
Ama bu göz… bir insana ait değil.
Dünyanın en büyük kamerasına ait.
Ve o kamera artık çalışıyor.
Her gece gökyüzünü izliyor ve belki de evrenin görünmeyen yüzüne ilk gerçek bakışı atmak üzere.
Hem de 3.200 megapiksellik bir gözle… Rubin’in gözüyle.
Son günlerde uzaydan gelen gelişmeler gerçekten heyecan verici.
Geçtiğimiz ay, James Webb, şimdiye kadar elde edilmiş en derin ve detaylı evren haritasını yayınladı.
Sonrasında ise Rubin Gözlemevi…
Geçen yıl sizlere bu dev kameradan ve neler yapabileceğinden bahsetmiştim; o zaman henüz yapım aşaması tamamlanmış, teleskoba yerleştirilmeyi bekliyordu.
Tüm bu süreçlerden sonra, sonunda o beklenen ilk kare nihayet geldi.
Rubin’den ilk sahne görüntüleri…
Görüntü hemen paylaşıldı, tüm dünyada haber oldu.
NASA’dan Avrupa Uzay Ajansı’na, teleskop ekiplerinden bilim merkezlerine kadar herkes bunu konuştu.
"Tarihi an" olarak nitelendirenler,
"Yeni bir dönemin başlangıcı" diyenler,
"Evrene şimdi gerçekten bakmaya başladık" diyenler...
Peki ama neden?
Ekranda yine yıldızlar, yine galaksiler, yine parlayan toz bulutları var.
Daha önce de gördük bunları.
Bu karenin farkı ne?
Her şeyden önce:
Fark, gördüğümüz şeyde değil… o şeyi gören gözde.
Ve o göz, bugüne kadar tasarlanmış hiçbir şeye benzemiyor.
BOYUTU
Rubin’in kamerası neredeyse bir araba büyüklüğünde, 3 tonluk devasa bir kamera.
İnsanlığın yaptığı en büyük dijital göz.
O kadar büyük ki, Guinness Rekorlar Kitabı'na adını yazdırmış.
Peki bu gözün gördüklerini bizim de görmemiz mümkün mü?
Elbette. Ama onun tek bir anlık bakışını, yani tek bir fotoğraf karesini tam çözünürlükte izlemek isterseniz, yaklaşık 400 Ultra HD televizyondan oluşan dev bir ekrana ihtiyacınız olacak.
Sadece… tek bir kare için.
HIZ
300 tonluk çelik bir devin hantal ve yavaş olmasını beklersiniz, değil mi?
Ama dünyadaki hiçbir teleskop onun kadar hızlı hareket edemiyor.
Diğer teleskopların dakikalarca süren manevrasını…
o, neredeyse 300 ton olmasına rağmen, yönünü saniyeler içerisinde değiştirebiliyor.
Bu sayede evrenin neredeyse her hareketini adım adım takip edebiliyor.
SÜREKLİLİK
Ama belki de en önemli fark şu:
“Klasik teleskoplar…
uzaydaki tek bir noktaya büyüteç gibi odaklanır.
Bir galaksinin merkezine, bir yıldızın çevresine, bir nebulanın içine...
Çok derin ama dar bir bakış atarlar.”
Bu teleskop, bir kez bakıp geçmiyor.
Aynı noktaya tekrar tekrar dönüyor.
Her birkaç gecede bir, tüm güney gökyüzünü baştan tarıyor.
Ve o görüntüler üst üste geldiğinde…
zamanın içindeki değişim kendini gösteriyor.
Bunun neden bu kadar önemli olduğunu az sonra anlatacağım.
GÖRÜŞ ALANI
Ama tüm bu güce ve hıza rağmen, teleskobun asıl vizyonu...
çok daha büyük bir ölçekte ortaya çıkıyor.
Rubin Gözlemevi’nin tek karede elde ettiği görüntünün tamamı,
ekranda gördüğümüzden 50 kat daha büyük.
Ve unutmayın…
Bu sadece tek bir kare.
Bu karenin içinde ne mi var?
Yaklaşık 10 milyon galaksi.
Ve bu devasa kare bile, Rubin'in 10 yıl boyunca oluşturacağı evren haritasının... sadece iki binde biri.
ZAMANLA YARIŞAN GÖZ
Bu görev sonucunda zaman atlamalı (timelapse) çekimler oluşturulacak
ve güney yarım kürenin gökyüzündeki tüm değişiklikler izlenecek.
Ve bu görev, bir yeri bir kez fotoğraflayıp geçmek değil.
Asıl sihir, tekrarda gizli.
Teleskop, her birkaç gecede bir, gökyüzünün aynı noktasına geri dönecek.
Tekrar...
Sonra tekrar...
Tüm bu veriler birleştiğinde ortaya çıkacak olan şey, bir dizi fotoğraftan çok daha fazlası.
40 milyar gök cismini, önümüzdeki 10 yıl boyunca sürekli takip edip videosunu çekecek.
Bu, insanlığın elindeki en büyük veriyle çekilmiş,
başrolünde zamanın ve evrenin olduğu…
belki de "tüm zamanların en büyük filmi" olacak.
Peki bu devasa film bizim için ne anlama geliyor?
Sadece patlayan yıldızları veya hareket eden galaksileri izlemek değil tabii ki.
Bu, evrenin en büyük gizemlerinden ikisinin peşine düşmek demek: Karanlık Madde ve Karanlık Enerji.
Galaksilerin neden bu hızda dağılmadığını, evrenin neden giderek hızlanarak genişlediğini yöneten o gizemli gücün doğasını... belki de ilk kez anlayacağız.
Tüm bu özellikler bir araya geldiğinde Rubin’i sıradan bir teleskoptan çok daha fazlası hâline getiriyor.
O yüzden bilim insanları ona teleskop değil,
astronomik keşif makinesi diyor.
Peki neden bu kadar büyük ve bu kadar hızlı bir teleskop inşa ettiler?
Daha küçük bir teleskopla da gökyüzünü inceleyemezler miydi?
Çünkü bu kamera, evrenin en yakalanması zor şeyini yakalamak için tasarlandı:
Değişimin kendisini.
Artık evrene donmuş bir geçmiş olarak bakmak zorunda değiliz.
İlk defa... onun nefes alıp verişini izleyebileceğiz.
Yani hikâyenin sadece başlangıcını değil, nasıl devam ettiğini de göreceğiz.
Çünkü Rubin’in görevi: Zamanı yakalamak.
Zamanın Nabzı: RR Lyrae Yıldızları
Mesela gözlemevi, 3 Mayıs gecesi saat 02:43’te gökyüzüne bakıp bir yıldızın parlaklığını ölçüyor.
Aradan yarım saat geçiyor.
Saat 03:15’te aynı noktaya yeniden bakıyor.
Fark ettiniz mi? Yıldız artık daha parlak.
Gökyüzünde hafifçe yanıp sönen bu yıldızlara RR Lyrae yıldızları deniyor.
Adeta kalp atışı gibi… belli aralıklarla parlayıp sönüyorlar.
Bu yıldızlar çok özel.
Çünkü ne kadar parlak olmaları gerektiğini biliyoruz.
Ve bu sayede ne kadar uzakta olduklarını da ölçebiliyoruz.
Rubin, önümüzdeki 10 yıl boyunca 100.000’den fazla bu tür yıldızdan veri toplayacak.
Bunların bazıları 1 milyon ışık yılı uzaklıkta olacak.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Galaksimizin sınırlarını çizebileceğiz.
Samanyolu’nun etrafını saran o devasa görünmez “halo” yapıyı haritalayabileceğiz.
Ve hatta… komşumuz Andromeda’ya kadar uzanan kozmik boşlukta neler olduğunu görebileceğiz.
Asteroit ve Gezegen Savunması
Teleskop yıldızların değişimini izlerken…
bir yandan da fark edilmemiş asteroitleri birer birer yakalıyor.
İşte Rubin'in, belki de en hayati görevi burada başlıyor: Gezegen Savunması.
Evrenin en derin sırlarını ararken, aynı zamanda kapımızın önünü de süpürüyor.
Ve ilk sonuçlar... beklentilerin bile ötesinde.
İlk 10 saatte, Rubin yaklaşık 2.000 yeni asteroit keşfetti.
Ve bunlardan 7 tanesi, Dünya’ya yakın nesne olarak sınıflandırıldı.
Bu bize ne mi kazandırıyor?
Zaman.
Potansiyel bir tehlikeyi yıllar, hatta on yıllar öncesinden bilme lüksü.
Düşünsenize…
Geriye ne kalıyor?
Tıpkı NASA’nın DART görevinde olduğu gibi:
Gözlemle, hesapla… ve zamanı geldiğinde… vur.
Her yıl, yeryüzündeki ve uzaydaki tüm teleskoplar tarafından toplamda yaklaşık 20.000 asteroid keşfediliyor.
Ama Rubin Gözlemevi, yalnızca ilk iki yılında milyonlarca yeni asteroid keşfetmiş olacak.
Karanlık Madde ve Yeni Fizik
Süpernovalar, değişen yıldızlar, hatta öte gezegen geçişleri gibi olayları anlık olarak yakalayabilecek.
Belki de yeni fizik yasaları keşfedeceğiz.
Belki de evrenin sandığımızdan çok daha farklı olduğunu göreceğiz.
Ama dahası da var...
Asıl hedefi çok daha derinlerde:
Hepimizin merak ettiği o temel sorulara cevap bulmaya çalışıyor:
Biz kimiz? Nereden geldik? Evren nasıl işliyor?
Sadece görmeye değil... anlamaya, gördüklerimizin de ötesini keşfetmeye çalışıyor.
Tıpkı Adını Taşıdığı Gibi: Dr. Vera C. Rubin
Görünmeyeni açığa çıkarma fikri, aslında ilk kez onun zihninde filizlenmişti.
1960’larda, kadınların teleskoplara bile yaklaştırılmadığı bir dönemde…
O bu hayalinden vazgeçmeyip, hem çocuk büyütüp hem de teleskop başında sabahladı.
Engellere rağmen gözlemler yaptı.
Ve birilerinin “yapamazsın” dediği her şeyi başardı.
Galaksilerin kenarlarında dönen yıldızlar, merkezdeki yıldızlarla aynı hızla hareket ediyordu.
Ve bu, matematiksel olarak imkânsızdı.
Eğer yalnızca gördüğümüz madde varsa… bu galaksiler çoktan parçalanıp dağılmış olmalıydı.
Ama Vera Rubin, herkesin gözden kaçırdığı o büyük boşluğu fark etti:
Ya yanlış olan denklemler değil de... göremediğimiz bir şey varsa?
İşte bugün “karanlık madde” dediğimiz şeyin bilimsel zemine bu kadar güçlü şekilde oturmasının sebebi… onun ısrarıydı.
O, sadece yıldızlara bakmadı;
ataerkil bir dünyanın duvarlarını yıkarak,
bilimin en derin sırlarından birini tüm insanlık için görünür kıldı.
Rubin Gözlemevi işte bu yüzden onun adını taşıyor.
Çünkü bu teleskobun asıl amacı da, tıpkı Vera Rubin gibi…
Yalnızca görebildiğimizi değil, göremediğimizi de görmek.
Onu anlamaya çalışmak.
Ve belki de tam bu yüzden…
Bu gözlemevinden elde edilen tüm veriler, sadece birkaç bilim insanının bilgisayarında kalmayacak.
Rubin Gözlemevi’nin gördüğü her şey, herkesle paylaşılacak.
Kâr amacı gütmeden.
Herkesin evrene bakabilmesi için.
Belli ki bu uzun yolculukta anlatılacak daha çok hikâye olacak.
Eğer bu keşiflere yol arkadaşı olmak isterseniz, bu kanalı kendi evreninizin bir köşesine ekleyebilirsiniz.
Görünmeyeni görünür kılmak için, isterseniz videoyu beğenebilirsiniz.
Her şey burada saklı olabilir: Görünmeyeni görmek... anlamak...
Rüzgarı göremiyoruz.
Ama ağacı izleyerek, hangi bölgede ne şiddette estiğini haritalayabiliyoruz.
Rubin Gözlemevi de işte bunu yapacak.
Evren ağacını izleyecek.
Yıldızların, galaksilerin nasıl eğilip büküldüğüne bakarak…
görünmeyen rüzgarın izini sürecek.
Ve işte o zaman...
belki de sadece yaprakların değil, ağacın bütün gövdesinin neden eğildiğini…
hatta ormanın tamamının nasıl bir güç altında şekillendiğini bilebileceğiz.
Çünkü bu kez elimizde sadece gözlem değil…
göremediğimizi anlamak için tasarlanmış bir göz var.
Ve o göz... artık açık.
Kaynak: https://rubinobservatory.org